Tek Adam Deliliği ve 3. Dünya Savaşı
Doç. Dr. Vahap AKTAŞ
Günümüz dünyasında, otoriter liderlik eğilimleri giderek küresel istikrarsızlığı tetikliyor. Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminin ilk yılında, Nicolas Maduro’ya yapılan operasyon ve Venezuela’ya yönelik ABD müdahalesi, bu eğilimlerin somut bir örneğini oluşturuyor.
Bu hafta dünya gündemini meşgul eden olay, yalnızca bir narko-terör operasyonu olarak sunulsa da sosyolojik ve siyaset bilimi perspektifinden bakıldığında, “tek adam deliliği”nin (strongman syndrome) nasıl uluslararası gerilimleri körüklediğini ve potansiyel bir Üçüncü Dünya Savaşı’nın tohumlarını ektiğini gösteriyor.
Tarihsel paralellikler çizerek, bu olayı Trump ve Maduro’nun eylemlerini, toplumsal dinamikler, güç yoğunlaşması ve küresel hegemonik mücadeleler bağlamında ele almak en doğrusu olacaktır.
Tek adam deliliği, siyaset biliminde “kişiselleştirilmiş otoriterlik” olarak tanımlanır; burada lider, kurumları aşındırarak gücü kendi şahsında toplar ve popülist söylemlerle toplumsal desteği pekiştirir. Sosyolojik açıdan, bu fenomen, ekonomik eşitsizlikler, kültürel kutuplaşma ve kimlik krizlerinin ürünüdür.
Durkheim’in “anomi” kavramı gibi, toplumdaki norm erozyonu, karizmatik liderlere sığınma ihtiyacını doğurur. Trump ve Maduro, bu dinamiğin çağdaş temsilcileri.
Trump, 2025’te ikinci dönemine başlarken, Project 2025 gibi muhafazakâr bir tasarıyı hayata geçirdi; federal bürokrasiyi küçültmek, göçü kısıtlamak ve ticaret savaşlarını yoğunlaştırmak gibi adımlarla gücü yoğunlaştırdı.
Maduro ise Venezuela’da, 2013’ten beri Hugo Chavez’in mirasını devralarak, sosyalist söylemle otoriter bir rejim kurdu. 2024 seçimlerindeki tartışmalı zaferi ve 2025’te üçüncü döneme başlaması, muhalefeti bastırma ve yargıyı kontrol etme stratejilerinin zirvesiydi.
Her ikisi de “halkın sesi” imajıyla, elitlere karşı savaş açtı: Trump, “deep state”(Amerikan derin devleti)e karşı; Maduro, “emperyalist ABD”ye karşı.
Tarihsel bağlantılar burada belirginleşir. Adolf Hitler’in 1930’lar Almanya’sında yükselişi, Weimar Cumhuriyeti’nin ekonomik çöküşü üzerine inşa edildi; hiperenflasyon ve işsizlik, milliyetçi popülizmi besledi. Benzer şekilde, Maduro’nun Venezuela’sı, hiperenflasyon ve göç kriziyle (7 milyondan fazla mülteci) çökerken, rejim muhaliflerini “hain” ilan ederek hayatta kaldı.
Trump’ın ise, 2026 ara seçimleri öncesi Venezuela müdahalesi, Richard Nixon’un Watergate skandalı gibi, iç politikayı dış maceralarla örtbas etme eğilimini anımsatıyor.
Otoriter rejimler teorisine göre, otokrat liderler demokrasiyi “seçimli otokrasi”ye dönüştürür: Seçimler yapılır, ama sonuçlar manipüle edilir. Maduro’nun 2025 parlamento seçimlerindeki zaferi buna örnektir.
Sosyolojik olarak, tek adam deliliği, Erich Fromm’un “Özgürlükten Kaçış”ında belirttiği gibi, bireylerin otoriteye teslimiyetini teşvik eder. Trump’ın tabanı, ekonomik belirsizlikler karşısında (2026’da beklenen zorluklar gibi) “güçlü lider”e sarılır. Yani zayıf milletler güçlü lider görmek ve ona sığınmak ister.
Maduro’nun destekçileri ise, yoksulluk ve dış tehdit algısıyla (ABD yaptırımları) rejime bağlı kalır. Bu dinamik, toplumsal bölünmeyi derinleştirir ve şiddet döngülerini doğurur. Venezuela’daki Tren de Aragua çeteleri gibi, rejimin dolaylı uzantıları ABD’ye sıçrayarak göç ve suç krizini körükler.
Siyaset Bilimi ve Tarihsel Paralellikler açısından Trump’ın Maduro’ya operasyonu, “Donroe Doctrine” olarak adlandırılan yeni bir Monroe Doktrini varyantıdır: Batı Yarımküre’de yabancı nüfuzlara (Çin, Rusya, İran) karşı müdahale hakkına zemin hazırlama olarak da okunabilir.
Bu durum Maduro’nun New York’a getirilmesiyle somutlaştı; Trump, Venezuela’yı “ABD’nin yöneteceğini” ilan etti ve 50 milyon varil petrol talep etti.
Maduro’nun Çin, Rusya ve İran’la ittifakı (narko-terör ve askeri iş birliği), bu müdahaleyi gerekçelendiriyor.
Ancak bu gelişmeler, küresel güç dengelerini bozabilir. Tarihsel olarak, Birinci Dünya Savaşı öncesi Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’ı işgali gibi, bölgesel müdahaleler zincirleme ittifakları tetikleyebilir. Maduro’nun düşüşü, BRICS ülkelerini (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) alarma geçirdi; Rusya ve Çin’in Venezuela’daki yatırımları (petrol ve askeri üsler) tehdit altında.
Trump’ın “America First” politikası, Roosevelt’in “büyük sopa” diplomasisini anımsatıyor, ama bugünün nükleer çağında riskler daha yüksek.
“Saldırgan realizm” teorisine göre, hegemon devletler (ABD) rakip güçleri ezerken, karşı hegemonlar (Çin-Rusya) direnir ve bu gelişmeler Tayvan krizi veya Ukrayna savaşı gibi çatışmaları Üçüncü Dünya Savaşı’na evriltebilir.
Sosyolojik boyutunda, bu gerilimler milliyetçiliği körükler. Maduro’nun “işkence odaları” ve “milyonlarca ölüm” suçlamaları, Trump’ın söyleminde Soğuk Savaş dönemi McCarthyizm’ini çağrıştırır.
Venezuela’da geçici lider Delcy Rodriguez’in ABD’yle iş birliği, iç direnişi tetikleyebilir; Maduro yanlıları, 4,5 milyon milis gücüyle tehditlerde bulunmakta gecikmediler.
Bu durum, İkinci Dünya Savaşı öncesi İspanya İç Savaşı gibi, vekalet savaşlarını doğurabilir: İran’ın Hizbullah’ı veya Rusya’nın Wagner grubu, Latin Amerika’da faaliyet gösterebilir. Trump’ın 2026 politikaları ekonomik belirsizliği artırırken, Venezuela müdahalesi petrol fiyatlarını etkileyeceği şaşırtmayacaktır.
Venezuela iç güvenliği “güç boşluğu” teorisini doğrular: Maduro’nun düşüşü, muhalif Edmundo Gonzalez gibi figürleri yükseltebilir, ama ABD’nin “işgal” algısı, anti-emperyalist direnişi güçlendirir.
Trump ve Maduro’nun çatışması, tek adam deliliğinin nasıl küresel felaketlere yol açabileceğini gösteriyor.
Tarihsel olarak, Mussolini’nin Etiyopya işgali veya Stalin’in Doğu Avrupa hakimiyeti, benzer şekilde ittifakları bozdu ve savaşlara zemin hazırladı. Bu liderler toplumsal travmaları sömürürken, tarihin tozlu raflarındaki belgeler bize güç yoğunlaşmasının istikrarsızlığı artırdığını öğretiyor.
Üçüncü Dünya Savaşı’nı önlemek için diplomatik denge şart. Aksi takdirde, Venezuela gibi müdahaleler, domino etkisiyle dünyayı kaosa sürükleyebilir. Demokrasi, ancak kurumlara dayalı liderlikle korunabilir, yoksa tarih tekerrür eder.
Ya tekerrür ederse o zaman narsist duygular, kibir, ego ve inat; kaygı uyandıran boşlukları tüm çelişkilere rağmen kendi senaryosu ile dolduruyor.
Sonuç mu?
Mahvedilmiş bir dünya, mahvedilmiş hayatlar ve ibretlik bir son.
