Kürekle Söndürülen Yangın: Ortadoğu Halklarının Trajedisi
5 mins read

Kürekle Söndürülen Yangın: Ortadoğu Halklarının Trajedisi

Hemşire sormuş, amca senin yanıktan çok kırığın var.

Kızım demiş beni kürekle söndürdüler.

Ortadoğu’nun kadim coğrafyasında, halklar yangınlar arasında savrulurken, müdahaleler çoğu zaman ateşi söndürmekten ziyade yeni kırıklar yaratır ve yaratmaya devam ediyor.

Bu metafor, tam da Kuzey Suriye’deki son gelişmeleri özetliyor.

Ocak 2026’da Suriye’nin yeni hükümeti, Kürt liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) karşı başlattığı taarruzla, on yılların birikimini kürek darbeleriyle dağıttı. Bu süreç, siyaset bilimi açısından jeopolitik güç oyunlarının bir yansıması olurken, sosyolojik boyutta etnik kimliklerin derin travmalarını ve halkların parçalanmışlığını gözler önüne seriyor.

13 Ocak 2026’da, Ahmed el-Şara başkanlığındaki Suriye geçiş hükümeti, kuzeydoğu Suriye’de SDG’ye karşı bir saldırı başlattı.

Başlangıçta Halep’in doğusundaki Deir Hafer ve Meskene gibi kasabalarla sınırlı kalan operasyon, hızla Rakka, Deyr-i Zor ve Haseke vilayetlerine yayıldı.

SDG, on yıldan fazla süredir bu bölgeleri kontrol altında tutuyordu; IŞİD’e karşı ABD destekli mücadeleleriyle tanınan bu güçler, özerk bir yönetim kurmuştu. Ancak hükümet güçleri, aşiret milisleriyle desteklenerek Rakka ve Deyr-i Zor şehirlerini ele geçirdi.

18 Ocak’ta ABD arabuluculuğunda imzalanan 14 maddelik anlaşmayla SDG, bireysel olarak Suriye ordusuna entegre olmayı kabul etti; petrol ve gaz sahaları, sınır geçişleri ve IŞİD mahkumlarının bulunduğu kamplar hükümete devredildi.

20 Ocak’ta ilan edilen dört günlük ateşkes, SDG’ye entegrasyon planı sunması için süre verdi; hükümet, Kürt çoğunluklu Haseke ve Kamışlı gibi şehirlere girmeyeceğini taahhüt etti.

Yine de çatışmalar Haseke’de devam etti ve Kürt diasporasında protestolar patlak verdi.

Siyaset bilimi perspektifinden bakıldığında, bu olaylar klasik bir güç dengesi oyununun parçası. Suriye iç savaşı sonrası oluşan vakum, büyük güçlerin müdahalesine kapı açtı: ABD, SDG’yi IŞİD’e karşı müttefik olarak desteklerken, Türkiye YPG’yi (SDG’nin çekirdeği) PKK uzantısı olarak tehdit gördü. Trump dönemi anlaşmalarıyla Erdoğan’ın yeşil ışık alması, bu operasyonu tetikledi.

Şara’nın hükümeti, ulus-devlet bütünlüğünü savunan bir yaklaşımla özerk Kürt yapılarını parçalama adımıydı ve bu adım Weberci devlet monopolünün bir tezahürüydü.

Bununa birlikte jeopolitik hesaplar burada baskın: Petrol sahalarının kontrolü ekonomik kalkınmayı, IŞİD kamplarının yönetimi ise güvenlik söylemini güçlendiriyor.

Kürtler, büyük güçlerin satranç tahtasında piyon konumuna düşmekten kurtulamadı. ABD’nin çekilme sinyalleriyle yalnızlaşıp, Rusya ve İran’ın sessizliğiyle kuşatıldılar. Bu durum, realist teoriyle açıklanabilir: Devletler çıkarlarını maksimize ederken, etnik gruplar araçsallaştırılıyor.

Kürt özerkliğinin erozyona uğraması ile birlikte, Suriye’nin merkezileşmesi adımlarının sağlamlaştırılması ameliyeleri potansiyel yeni çatışmaların tohumlarını bu coğrafyaya tekrar düşürdü.

Sosyolojik açıdan ise durum daha trajik. Kürtler, Ortadoğu’nun en büyük devletsiz halkı olarak kimlik mücadelesi veriyor; Rojava deneyimi, demokratik konfederalizmle etnik çeşitliliği kucaklayan bir model sunuyordu. Ancak bu taarruz, etnik hatlar boyunca bölünmeleri derinleştiriyor: Arap aşiretleri hükümetle ittifak yaparken; Kürtler, Süryaniler, Ermeniler ve diğer inançsal ve etnik kimlikler arasında korku hâkim.

Travma sosyolojisi burada devreye giriyor. Yılların savaşı, yerinden edilmeler ve şimdi bu “entegrasyon” dayatması, kolektif hafızada yeni yaralar açıyor. Diaspora Kürtlerinin protestoları, transnational kimliğin bir yansıması: Kamışlı’daki direniş, Paris’teki mitinglerle yankılanıyor.

Ortadoğu halkları Kürtler, Araplar, Süryaniler bu süreçte “kürek darbeleri” alıyor; müdahaleler yangını söndürmek yerine kırıklar yaratıyor.

Maalesef ki sosyolojik olarak, bu post-kolonyal mirasın bir sonucu: Sınırlar halkları bölerken, dış müdahaleler toplumsal dokuyu parçalıyor.

Kuzey Suriye’deki bu “söndürme” operasyonu, kısa vadede Ahmed el-Şara’ya zafer getiriyor ama uzun vadede istikrarsızlığı körüklüyor. Kürtler ve bölge halkları, kürek darbelerinden sağ çıkmak için yeni dayanışma ve “oyun bozma” yolları arayacak.

Ve akla gelen soru,

Bu yangın hiç sönmeyecek mi?  Veya sadece şekil değiştirip devam mı edecek?

Belki de çözüm, kürek yerine su kullanmakta: Gerçek diyalog ve adil entegrasyon.

Ama Ortadoğu’nun rüzgarlarında, bu umut ne kadar gerçekçi?

Bir yanıt yazın