Seyfullah SAĞLAM: İnsanın İlk Vazifesi
10 mins read

Seyfullah SAĞLAM: İnsanın İlk Vazifesi

“Siyasetin varlık sebebi özgürlüktür.” diyordu Arendt. İnsanın insan üzerindeki tahakkümüne bir amaç tayin etmişti. Çünkü insan Aristoteles’in deyimiyle “politik” bir hayvandı şehir de insanın bu politik yanının ortaya çıkacağı sahne. İnsan ancak başkalarıyla kurduğu kamusal dünyada sınanmasıyla özünü gürleştirebilir ve insan olabilirdi.Bu nedenle de özgürlük, süslü bir fazlalık değil, insani hayatın kurucu şartlarından biriydi. Farabî de tam bu noktada insanın fıtratındaki yetkinlikleri ortaya çıkarmasında ilk şartın özgürlük olduğunu vurgulamış ve devletin asli vazifesinin de bu hakları koruma altına almak olduğunu belirtmişti. Eğer devlet bu vazifesini yerine getirmez ve bireyin hakkını çiğnerse “zulüm ortaya çıkar” demişti.

Şimdi bir soruyla başlayalım:

Zulüm altındaki insanın ilk vazifesi nedir? Geçimini sürdürmek mi, ailesini korumak mı, yoksa her şeyden önce özgürlüğünü talep etmek mi? Bu soru masa başında sorulduğunda kolay görünür; fakat baskının gündelikleştiği toplumlarda cevabı bir anda bulanıklaşır. Çünkü zulüm yalnızca bedeni kuşatmaz; insanın öncelik sırasını da bozar. Kişiyi ekmeğe, korkuya, küçük rahatlıklara ve ertelenmiş umutlara bağlayarak ona şunu fısıldar: “Şimdi sırası değil.” Oysa tam da böyle zamanlarda insanın neyi önceleyeceği, onun karakterini olduğu kadar toplumunun kaderini de belirler.

Bu yüzden baskı altındaki bir toplumda özgürlük mücadelesi, başka meseleler arasından keyfî biçimde seçilmiş bir gündem değildir. O, öteki meselelerin anlamını ve imkânını tayin eden üst başlıktır. İnsanın konuşma, örgütlenme, inanma, öğrenme, hafıza kurma ve itiraz etme imkânı daraltılmışsa, artık yalnızca bir hakkı değil, insanlaşma zemininin kendisini kaybetme tehlikesi vardır. Frantz Fanon’yu burada şu veciz cümlesiyle anmak gerekir: “bread eaten in slavery” yani kölelikte yenilen ekmek, insanı doyursa bile onu tam anlamıyla insan kılmaz. Çünkü baskı rejimleri çoğu zaman sadece özgürlüğü değil, haysiyeti de rasyona bağlar. Bu nedenle özgürlük talebi, ekmek talebinin rakibi değil; onun insan onuruna uygun hale gelmesinin şartıdır.

Fakat burada kolay bir kahramanlık dili kurmak da doğru değildir. Zulüm altında yaşayan herkes aynı biçimde direnemez. Herkes yeraltı örgütü kuramaz, herkes meydanlara çıkamaz, herkes bedel ödeme kapasitesine sahip değildir. İşte tam burada tarih bize daha derin bir şey öğretir: Özgürlük mücadelesi yalnızca silahlı başkaldırıdan ibaret değildir. Nazi işgali altındaki Varşova Gettosu’nda 19 Nisan 1943’te başlayan ayaklanma, Yahudi direnişinin en görünür örneğiydi; ama aynı gettoda Emanuel Ringelblum ve arkadaşlarının kurduğu Oneg Shabbat arşivi de başka türden bir direnişti. İnsanlar ölümün kıyısında yalnızca savaşmadılar; yazdılar, kaydettiler, çocukların, açlığın, korkunun ve aşağılanmanın tanıklığını toprağa gömdüler. Çünkü zalim yalnızca insanı öldürmek istemez; hafızasını da ortadan kaldırmak ister. Bu yüzden bazen bir belge, bazen bir okul, bazen bir dua, bazen de bir dili yaşatmak, özgürlük mücadelesinin kendisi haline gelir.

Tarih bir yana bugün de örneklerini görmek mümkün. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin 2022 tarihli Xinjiang değerlendirmesi herkesçe malum; Uygurlar ve diğer çoğunluğu Müslüman topluluklara yönelik keyfî ve ayrımcı tutuklamaların, daha geniş hak mahrumiyetleri bağlamında, insanlığa karşı suç teşkil edebileceğini belirtti. Böyle bir ortamda dışarıdan bakıp herkesten aynı ölçüde açık isyan beklemek kolaycılıktır. Fakat tam da bu şartlarda şu soru önem kazanır: Bir halk, dilini, hafızasını, akrabalık bağlarını, ibadet biçimlerini ve kendine dair anlatısını korumayı bıraktığında geriye ne kalır? Zulmün ilk zaferi, insanı yalnızca susturmak değil, ona sustuğunu unutturmaktır. O yüzden özgürlük mücadelesi bazen meydanda, bazen sürgünde, bazen hukukta, bazen de kültürel hafızayı korumakta sürer. Hayatın tamamını yutmak zorunda değildir; ama hayatın dışına itildiği anda zulüm normalleşir.

Böyle yazdığıma bakmayın, bu düşünceye karşı güçlü bir itiraz da var: Hobbes’un çizgisi, insanı önce güvenlik ve düzene muhtaç bir varlık olarak görür. Ona göre barışın çöktüğü yerde hayat “yalnız, yoksul, kötü, vahşi ve kısa” hale gelir; bu yüzden siyasal otorite, özgürlükten önce gelir. Bu itiraz bütünüyle yabana atılamaz. Gerçekten de kaosun, iç savaşın ve çıplak ölüm tehdidinin ortasında insan çoğu zaman önce hayatta kalmayı düşünür. Bir annenin çocuğunu doyurmayı, bir babanın ailesini saklamayı, bir işçinin ekmek parasını öncelemesi ahlaksızlık değildir. Aksine, bazen hayatı korumak da başlı başına bir ödevdir. Özgürlük mücadelesi adına insanlardan insanüstü bir cesaret talep etmek, onları anlamaktan çok yargılamak olur.

Yine de bu itiraz son sözü söylemez. Çünkü baskı rejimleri tam da bu hayatta kalma içgüdüsünü siyasetsizleştirerek çalışır. Martin Luther King Jr., “özgürlük zalim tarafından gönüllü olarak verilmez” derken yalnızca bir talep çağrısı yapmıyordu; aynı zamanda “bekle” diyen düzenin ahlakını teşhir ediyordu. King’in başka bir önemi daha var: O, özgürlük mücadelesini kör şiddetle değil, “constructive, nonviolent tension” dediği yapıcı ve şiddetsiz bir gerilimle ilişkilendirdi. Yani mesele toplumu yakıp yıkmak değil; sorunu artık görmezden gelinemeyecek kadar görünür kılmaktır. Demek ki baskı altındaki insan için asıl mesele, hayatın geri kalanını inkâr etmek değil; hayatının bir yerini özgürlük için geri almaktır. Çünkü geri alınmayan her alan, yavaş yavaş sömürü düzeninin toprağına dönüşür.

Burada Václav Havel ile James C. Scott’ın açtığı ikinci pencere özellikle kıymetli bizim için. Havel, totaliter hayatın karşısına “truth” içinde yaşama cesaretini koyar; Scott ise açık siyasal eylemlerin gölgesinde kalan “everyday forms of resistance”tan söz eder. Bu ikisi birlikte düşünüldüğünde çok önemli bir denge ortaya çıkar: Direniş illa ki yüksek sesli olmak zorunda değildir; ama görünmezleşip vicdanı tamamen terk ettiği anda da direniş olmaktan çıkar. Bazen gerçeği çarpıtmamayı seçmek, bazen korkunun istediği yalanı tekrar etmemek, bazen çocuklarına unutturulmak istenen bir hikâyeyi anlatmak, bazen bir topluluğu dağılmaktan kurtaran küçük dayanışma halkaları kurmak da özgürlük mücadelesidir. Böyle bakınca soru “Herkes devrimci olmak zorunda mı?” olmaktan çıkar; “Herkes hayatında hakikate ve hürriyete ne kadar yer açıyor?” sorusuna dönüşür.

Merak edilen bir soru var o da “Mentor bu durumda ne der?”


Mentor, hadiseye yalnızca siyasal sonuçlar üzerinden değil, insan inşası üzerinden bakar. Zulmün en büyük başarısı insanı korkutması değildir; onun ölçüsünü bozmasıdır. İnsana neyin acil, neyin tali, neyin vazgeçilmez olduğunu unutturmasıdır. Bu yüzden mentorluk, yalnızca teselli verme işi değildir; öncelik terbiyesidir. İnsana “Hayatını tamamen öfkeye teslim etme, ama özgürlüğü de geçim kalemlerinden biri gibi kenara itme” diyebilmektir. Bir insanın özgürlük mücadelesi bazen yazmak, bazen öğretmek, bazen hakikati saklamamak, bazen örgütlenmek, bazen de korkuya rağmen susulması istenen yerde konuşmaktır. Mentor burada kahraman üretmez; gafletin dilini bozar.

O halde şöyle diyebilir miyiz: Baskı altındaki insanın ilk vazifesi, hayatın bütün renklerini iptal etmek değil; hayatının merkezindeki düzeni yeniden kurmaktır. Geçimini sağlayacak, sevdiklerini koruyacak, dostluklarını sürdürecek; ama bütün bunları kendisini edilgenleştiren büyük yalana teslim olmadan yapacaktır. Çünkü özgürlük mücadelesini bütünüyle erteleyen insan, bir süre sonra yalnızca hakkını değil, hakkını arama kabiliyetini de kaybeder. Ve belki asıl felaket tam burada başlar. Şimdi soru sana dönüyor:

– Sen kendi hayatında hangi haksızlığı, “sırası değil” diyerek normalleştirdin? Daha da önemlisi, senden sonra gelenler senin sözlerinden çok suskunluklarını miras alacaksa, onlara nasıl bir özgürlük bırakmış olacaksın?

Bir yanıt yazın