TÜRKİYE’NİN ÜÇ KRİZİ
Zübeyir GÜLABİ
Türkiye üç krizi var; halk olarak hissettiğimiz sıralamaya göre (1) Adalet/Hukuk krizi; (2) Ekonomik kriz; (3) Devlet krizi. Bunları
sırasıyla inceleyelim:
1.Hukuk Krizi
Hukuk krizi için hepsinin sebebi diyebiliriz. Daha da geriye gidip siyasal İslamcı düşüncenin T.C. ne bakış açısından, yani teorik bir krizin önce hukuk krizine, sonra da ekonomik krize sebep olduğunu söyleyebiliriz. AKP, 2010’a kadar Türkiye’yi hızla demokratikleştiren hukuki reformlar yaparken, neden bir anda otoriterleşti. Bunun sebebi, siyasal İslamcıların modern devleti içselleştirememesi ve düşünsel kaynaklarını yerli değil, sömürgeleşmiş İslam coğrafyasında yaşayan, reaksiyoner İslamcılardan almalarıdır. Belki Seyyid Kutup bunların başında gelmektedir. Müslüman Kardeşler örgütünün siyasal düşüncelerini tercüme ederek, İslami siyasal düşünce olarak kabul edince, ortaya bin yıldır İslam dünyasının lideri olmuş bir kültürün yorumu değil, hem Batılı emperyalistlere tepki veren Müslüman aydınların hem de Osmanlılara da işgalci gözüyle bakan milliyetçi Arap-Müslümanların bakış açısı çıktı.İslamcılar dünyayı dar-ül İslam ve dar-ül harp olarak ikiye ayırdılar.
Siyasal İslamcılar Türkiye’ye de “darülharp” olarak baktı. Darülislam, İslam hâkimiyetinde
olan bir ülke/devlet demektir. Darülharp ise Müslümanların ve İslami kuralların hakim olmadığı devlet demektir. “Darülharp, İslâm dışı devlet ve yönetimlerin hâkimiyet alanını, faaliyet ve hukuk düzenlerinin uygulama sahasını ifade eder. Başka bir deyişle İslâm siyasî hâkimiyetinin sınırları dışında kalan, yönetim ve hukuk düzeni İslâm esaslarına uymayan her ülke darülharptir.” İslâm hukukunda ise “İslâmî veya İslâm dışı bir yönetimin hâkimiyeti altındaki ülke” anlamında kullanılır.”[1]
Bu iki kavram açısından devlet krizine sebep olan düşünce, dar-ül harp ‘te Müslümanların kendilerini İslam hukukunda suç sayılan eylem ve cürümleri işlemekte serbest saymalarıdır. Ahmet Özel’in belirttiği gibi “Hanefilere göre Müslümanların darülharpte işledikleri suçlara ceza hukuku hükümleri uygulanmaz. Diğer üç mezhebe göre ise bu konuda dârülislâmla darülharp arasında fark yoktur. Ancak Hanefilerce cezanın uygulanmaması, suç teşkil eden fiilin mubah olduğu anlamına gelmez. Adam öldürme, hırsızlık, zina ve içki içmek gibi
fiiller her yerde haram olmakla birlikte devletin hâkimiyet sınırları dışında işlendiğinde toplum düzenini sağlamak amacıyla konulmuş olan dünyevî ceza uygulanmaz.”[2] Bu durum cezasızlık algısı demektir. Cezasızlık algısı, 15 Temmuz çılgınlığının sonunda kafa kesen, insan linç eden katillerin bir KHK ile suçsuz sayılması, daha ötesi suçlanamayacağı kararı ile yargılamadan ve cezadan muaf tutulmaları ile meşrulaştırılarak kuvvetlendirilmiştir.
Hanefi alimlerden olan ancak diğerlerinden farkı Halifenin danışmanı olması dolayısıyla bir devlet adamı sayılabilecek olan “Ebû Yûsuf’a göre ise anılan bütün muameleler dârülislâmda olduğu gibi darülharpte de haramdır.”[3]
Türkiye’yi darülharp gören kafa, darülharpte yapılan yolsuzluğa fetva vermiştir. Rüşvetin yolsuzluk sayılmayacağına kendince meşruiyet kazandırmıştır. Kadın cinayetlerinde kadını suçlu gören bir Ortaçağ kafası, kadın katillerini serbest bırakmakta eli çabuk davranmaktadır.
Hırsızlık ve yolsuzluk davalarında “kul hakkı”, “kamu malı” gibi kavramları, “beytülmal”dan saymamakta, yağmalamayı caiz görmektedirler.
Kendilerine oy vermeyen kesimleri ise bağy yani isyancı, eşkıya olarak nitelendirmekte ve bütün muhalifleri terörist saymakta bir beis görmemektedir. Türkiye’nin siyasi aktörleri de maalesef buna çanak tutarak, kendilerine de muhalif saydıkları iktidarın ilan ettiği düşmanlara hukuk dışı davranmasına gözlerini kapatmışlardır. Kadınlara hak vermeyi ayıp sayan zihniyet bunu İstanbul Sözleşmesi’nden çıkarak göstermiştir.
Devleti ve ülkeyi darülharp gören zihniyet, kendi döneminden önce memuriyet, makam, zenginlik, akademik unvan kazanmış herkesin bu edinimlerini de “ganimet” gördü, yağmalanmasını caiz gördü.
KHK ile işinden edilen yüzbinlerce kamu ve özel sektör çalışanı; el konulan şirketler, kapatılan dernekler ile basın yayın kuruluşları
hep bu “kafir düzen” anlayışının kurbanı oldu. Belediye başkanlarının sudan sebeplerle görevden alınarak yerlerine kayyum atanması da öyle. İktidarın bir servet transferi aracı olarak kullandığı şirketlere tedbiren el koyma ve yönetimini TMSF’ye devretme uygulaması, Rejim’in ekonominin doğal hayatını bozdu. Artık yatırım yapılamaz ve iş yapma güçlüğü olan, mülkiyet garantisinin olmadığı bir ülke haline getirdiği Türkiye hızla yoksullaşmaktadır.
Siyasi dava süreçlerinde adliyelerde bir ceza borsası olduğunu çok defa duyduk. Bu konu basına da yansımıştır. “İzmir Adliyesi’nde
“FETÖ borsası” kurarak soruşturma geçiren iş insanlarından tehditle milyonlarca lira aldığı belirlenen eski İzmir Cumhuriyet Başsavcı Vekili Okan Bato hakkında Yargıtay 7’nci Ceza Dairesi tarafından “rüşvet ve şantaj”dan 2 yıl 11 ay hapis cezası ve 33 bin 333 TL para cezası verildi.”[4] Ayrıca, mafya ve suç örgütleri davalarında da benzer girişimlerin olduğu
bilinmektedir. Anayasa Profesörü ve Saray’ın danışmanlarından Burhan Kuzu’nun da suç örgütleri hakkındaki davalarda hakim ve savcılara, rüşvet karşılığında baskı yaptığı iddiaları basına yansımıştır.[5]
[1] Özel, Ahmet, Darülharp, https://islamansiklopedisi.org.tr/darulharp
[2] Özel, Ahmet, Darülharp
[3] Özel, Ahmet, Darülharp
[4] Aydınsafak (2024), “FETÖ
Borsası” mimarı, savcı Okan Bato’ya hapis cezası, 11 Ekim, 2024,
https://www.aydinsafak.com/feto-borsasi-mimari-savci-okan-batoya-hapis-cezasi-7425
[5] Cihat Arpacık (2020), Burhan
Kuzu, Zindaşti’nin finanse ettiği dergiye kapak olmuş, İndependent Türkçe, 8
Ekim 2020,
