Trump Dönemi ABD Dış Politikası, Küresel Güvenlik Krizi ve Türkiye’nin Özgürlük Temelli Yeni Yönelimi
Donald Trump’ın ABD başkanlığı döneminde izlediği dış politika çizgisi, yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nin geleneksel müttefikleriyle ilişkilerini zedelemekle kalmamış, aynı zamanda II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen küresel güvenlik ve ittifak mimarisini de ciddi biçimde sarsmıştır. Trump yönetimi, İsrail ile hasmane ilişkileri bulunan Ortadoğu ülkelerini açık tehdit diliyle hedef alırken, bu saldırgan söylemi Avrupa Birliği üyelerine ve hatta ABD’nin kurucusu olduğu NATO ittifakına kadar genişletmiştir. Bu yaklaşım, ABD’yi “özgür dünyanın lideri” konumundan hızla uzaklaştırmış; uluslararası hukuk, egemenlik ve demokratik değerler açısından küresel ölçekte bir meşruiyet krizine yol açmıştır.
Trump’ın İran ile ticaret yapan ülkelere ek gümrük vergileri uygulama tehdidi, bu krizin en somut örneklerinden biridir. İran’ın komşusu olan ve bölgesel dengeler açısından hayati bir konuma sahip Türkiye de bu tehdidin doğrudan muhatapları arasında yer almaktadır. Oysa Türkiye, NATO üyesi olmasına rağmen, Soğuk Savaş’ın en sert dönemlerinde dahi komşusu olan ve NATO’nun açık düşmanı konumundaki Varşova Paktı’nın kurucu gücü Sovyetler Birliği ile ticari ilişkilerini mümkün olan en üst düzeyde tutmayı başarmıştır. Bu tarihsel tecrübe, Türkiye’nin dış politikasında bağımsızlık, rasyonalite ve egemenlik ilkesinin ne denli köklü olduğunu göstermektedir.
Trump yönetiminin bu tarihsel gerçekliği yok sayarak Türkiye’yi ve benzeri ülkeleri ekonomik yaptırımlarla hizaya sokma çabası, ABD’nin müttefiklik anlayışının ne derece aşındığını ortaya koymaktadır. Müttefiklik, tehdit ve şantajla değil, karşılıklı güven, çıkar dengesi ve ortak değerler temelinde inşa edilir. Trump’ın yaklaşımı ise ABD ile dost olan neredeyse bütün ülkelerin ilişkilerini bozmuş; Washington’u güvenilir bir ortak olmaktan uzaklaştırmıştır.
Bu tablo karşısında Türkiye’nin dış politikasını yeniden değerlendirmesi bir tercih değil, zorunluluktur. Türkiye artık güvenliğini tek bir merkeze, özellikle de öngörülemez ve kuralsız davranan bir ABD yönetimine bağlayamaz. Yeni bölgesel savunma konseptleri geliştirmek, çok taraflı güvenlik mimarileri içinde daha etkin roller üstlenmek ve Avrupa Birliği ile savunma işbirliğini derinleştirmek stratejik bir gereklilik haline gelmiştir. ABD ile ilişkiler ise artık “koşulsuz müttefiklik” zemininde değil, karşılıklı çıkar ve saygı temelinde ele alınmalıdır.
Trump’ın ABD’si, yalnızca dış politikada değil, normatif düzlemde de ciddi bir savrulma yaşamıştır. ABD artık özgürlüklerin ve demokratik düzenin küresel savunucusu olmaktan çıkmış; otoriter rejimlerle pragmatik, ilkesiz ve kısa vadeli ilişkiler kuran bir aktöre dönüşmüştür. Bu dönüşüm, dünya genelinde otoriter yönetimlere cesaret verirken, demokratik muhalefetleri ve sivil toplumları yalnız bırakmaktadır. ABD’nin bu tutumu, liberal demokratik düzenin küresel ölçekte gerilemesine katkı yapmaktadır.
Bu politikanın İsrail açısından da uzun vadede güvenlik üretmeyeceği açıktır. Trump yönetimi, İsrail’in güvenliğini sağladığını iddia ederken, gerçekte İsrail’i uluslararası alanda giderek yalnızlaştırmaktadır. Avrupa Birliği ile bağları kopan, NATO’yu zayıflatan ve müttefiklerini karşısına alan bir ABD, İsrail’in güvenliğini garanti edebilecek kapasiteye de siyasi meşruiyete de sahip olamaz. Aksine, Trumpfobia olarak tanımlanabilecek küresel tepki dalgası, İsrail için yeni ve ciddi bir güvenlik riski yaratmaktadır.
Liberal Parti olarak bu noktada ilkesel tutumumuz nettir: Ne Rusya’nın ne de ABD’nin başka ülkelerin egemenliklerine saldırmasını kabul ediyoruz. Büyük güçlerin kendi iç siyasal krizlerini ve hegemonya kaygılarını, bağımsız devletlere tehdit ve baskı olarak yansıtması uluslararası hukukun açık ihlalidir. Egemenlik, yalnızca güçlü devletler için değil, bütün uluslar için eşit ve dokunulmaz bir ilkedir.
Liberal Parti’nin dış politika anlayışı, evrensel hukuk standartları ve demokratik özgürlükler temelinde şekillenir. Mevcut dost ve müttefiklerle ilişkilerimizi bu ilkeler çerçevesinde muhafaza ederken, aynı değerleri paylaşan yeni dostluklar kurmayı stratejik bir hedef olarak görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası ilişkileri, insan haklarına saygılı, özgürlükleri merkeze alan ve hukukun üstünlüğünü esas alan bir perspektifle yeniden inşa edilmelidir.
Bu bağlamda, ABD’nin özgürlük ittifakından fiilen düşmesini üzüntü ve endişeyle karşılıyoruz. Ancak bu durum, Türkiye açısından bir umutsuzluk nedeni değil, aksine yeni bir dönemin başlangıcıdır. “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de bu dünyada yerini alır” sözü artık soyut bir temenni değil, somut bir siyasi irade haline gelmelidir. Türkiye, tarihsel birikimi, diplomatik tecrübesi, toplumsal dinamizmi ve jeopolitik konumuyla bunu başarabilecek kapasiteye sahiptir.
Ne var ki bu hedefe ulaşmanın ön koşulu, yurtiçinde özgürlükçü bir düzenin tesis edilmesidir. Otoriter yönetim anlayışından kurtulmadan, dış politikada özgürlükçü ve ilkeli bir çizgi izlemek mümkün değildir. Hukukun üstünlüğünün zedelendiği, ifade özgürlüğünün baskılandığı, kuvvetler ayrılığının askıya alındığı bir ülkede dış politika da kaçınılmaz olarak tutarsız ve savrulmuş olacaktır. Bu nedenle Liberal Parti, içerde özgürlük, dışarda özgürlük ilkesini birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak görmektedir.
“Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin en değerli miraslarından biridir. Ancak günümüz dünyasında bu ilkenin sürdürülebilirliği, özgürlük boyutunun açık biçimde eklenmesini gerektirmektedir. Biz inanıyoruz ki gerçek barış, yalnızca çatışmasızlık hali değil; özgürlük, adalet ve hukuk temelinde kurulan bir düzenle mümkündür. Bu nedenle Liberal Parti olarak şunu savunuyoruz: Yurtta Özgürlük, Dünyada Özgürlük.
Türkiye, ne büyük güçlerin tahakkümüne boyun eğecek ne de otoriter blokların parçası olacaktır. Türkiye’nin yeri, özgürlükçü demokrasilerle birlikte, hukukun üstünlüğünü savunan, egemenliğe saygılı ve barışı ilke edinen yeni bir küresel düzendir. Bu düzeni savunmak, yalnızca dış politika tercihi değil; aynı zamanda ahlaki, siyasi ve tarihsel bir sorumluluktur.
Liberal Parti, bu sorumluluğun bilinciyle Türkiye’yi hem içeride hem dışarıda özgürlükçü bir geleceğe taşımayı hedeflemektedir.
