Ulus İnşası ve Kolektif Bilinç: Amerikan Rüyası’ndan İran’ın Bin Yıllık Devlet Geleneğine Bir Analiz
8 mins read

Ulus İnşası ve Kolektif Bilinç: Amerikan Rüyası’ndan İran’ın Bin Yıllık Devlet Geleneğine Bir Analiz

Dünya siyaset sahnesi, temelleri taban tabana zıt iki farklı “millet” ve “devlet” anlayışının çatışmasına tanıklık etmektedir. Bir yanda, modern çağın bir ürünü olan, göçmenlerin “ortak bir gelecek” vaadiyle bir araya geldiği Amerika Birleşik Devletleri; diğer yanda ise kökleri tarihin derinliklerine uzanan, işgaller ve yıkımlar karşısında dahi “ortak bir geçmiş” bilinciyle ayakta kalan İran. Bu analiz, ABD Başkanı Donald Trump döneminde belirginleşen, İran halkının neden rejim değişikliği taleplerine dışarıdan beklenen tepkiyi vermediği sorusunu, sosyolojik, tarihsel ve jeopolitik perspektiflerle ele almaktadır.

1. Amerikan Kimliği: Sözleşmeye Dayalı Bir Toplum

Amerika Birleşik Devletleri, dünya tarihindeki en büyük “sosyal deney” olarak tanımlanabilir. ABD halkını bir arada tutan şey, paylaşılan bir etnisite, kadim bir din veya binlerce yıllık bir toprak aidiyeti değildir. Amerika, bir sözleşme devletidir.

Amerikan Rüyası: Bu kavram, bireysel başarıyı, ekonomik refahı ve kişisel özgürlüğü merkeze alır. İrlandalı, İtalyan, Çinli veya Meksikalı bir göçmeni “Amerikalı” yapan temel motivasyon, bulunduğu coğrafyada sistemin kendisine sunduğu “yükselme” fırsatıdır.

Kırılganlık Noktası: Sözleşmeye dayalı toplumlarda sadakat, sistemin işleyişine ve vaatlerini yerine getirmesine bağlıdır. Eğer ekonomi çökerse, bireysel özgürlükler baskıcı bir rejim tarafından kısıtlanırsa veya ülke dünyadan izole edilirse, bu “yapay” sözleşme hızla çatırdama eğilimine girer. Trump’ın İran’a bakış açısındaki temel yanılgı buradadır: Kendi toplumu için geçerli olan “eğer sistem refah üretmiyorsa halk ona isyan eder” mantığını, binlerce yıllık bir devlet geleneğine sahip bir topluma yansıtmıştır.

2. İran: Tarihsel Süreklilik ve “İranlılık” Ruhu

İran, sadece bir devlet değil, bir medeniyet havzasıdır. Pers İmparatorluğu’ndan bugüne uzanan süreçte İran halkı, modern ulus devletlerin sahip olmadığı bir “tarihsel bağışıklık sistemine” sahiptir.

A. İşgallerle Yoğrulmuş Bir Kimlik

İran coğrafyası, tarih boyunca Büyük İskender’den Cengiz Han’a, Arap akınlarından İngiliz-Rus rekabetine kadar sayısız işgal görmüştür. Ancak her işgalde İran, işgalcisini “İranlılaştırmayı” başarmıştır. Selçuklu Türkleri ve Moğol İlhanlılar, İran’ın idari ve kültürel yapısına hayran kalarak bu sistemi benimsemişlerdir. Bu durum, halkın kolektif bilincine şu mesajı kazımıştır: Hükümetler ve rejimler geçicidir, ancak İran bakidir.

B. Şiilik: Milli Bir Kimlik Enstrümanı

İslam dünyası içinde İran, Safavi döneminden itibaren Şiiliği resmi mezhep olarak benimseyerek kendine özgü bir kimlik inşa etmiştir. Bu sadece dini bir tercih değil, aynı zamanda Arap ve Osmanlı (Sünni) kuşatmasına karşı geliştirilmiş bir kültürel savunma mekanizmasıdır. Şiilikteki “zulme karşı duruş” ve “Kerbela kültürü”, İran halkının dış saldırılar karşısında kenetlenmesini sağlayan manevi bir zırha dönüşmüştür.

3. Dış Tehdit ve Milli Birlik: Paradoksal Refleks

Batı dünyası, özellikle ağır ekonomik yaptırımlar ve askeri tehditler ile İran halkının rejimden kopacağını hesaplamıştı. Ancak sosyolojik gerçeklik farklı işledi:

Dış Müdahale Karşıtlığı: İranlılar için 1953 Musaddık darbesi hala taze bir hafızadır. Halk, mevcut rejimden (Cumhuriyet veya Velayet-i Fakih sistemi) memnun olmasa bile, bu değişimin Washington veya Tel Aviv eliyle yapılmasına şiddetle karşı çıkar.

Milli Onur: Binlerce yıllık bir imparatorluk mirasına sahip bir halk için “dış baskıya boyun eğmek”, yoksulluktan daha ağır bir yük olarak algılanır. Trump’ın “Maksimum Baskı” politikası, İran içindeki farklı fraksiyonları (reformistler ve muhafazakarlar) devletin bekası noktasında birleştirmiştir.

İsrail ve ABD Tehdidi: İsrail’den gelen askeri saldırı tehditleri, İran halkı nezdinde mevcut hükümetin “zalimliği” tartışmasını geri plana itmiş, “vatan savunması” önceliğini doğurmuştur. Hatta, Trump’ın “bir medeniyeti yok edeceğiz” tehdidi karşısında 15 milyon İranlının gönüllü olarak canlı kalkan gibi sokaklara çıkması, iki gücün devlet ve millet anlayışlarının farkını ve etkisini göstermektedir.

4. Kültürel Zenginlik ve Etnik Bütünlük

İran; Azeri, Kürt, Beluç ve Arap gibi pek çok farklı etnik unsuru bünyesinde barındırır. Ancak “Amerikan tipi çok kültürlülükten” farklı olarak İran’da bu unsurları birleştiren şey, Pers edebiyatı, mimarisi ve devlet felsefesidir. Firdevsi’nin Şehnamesi bir Kürt için de, bir Azeri için de aynı destansı geçmişi ifade eder. Bu derin kültürel kökler, ülkenin bir iç savaşla veya etnik bölünmeyle çökmesini engelleyen en büyük sigortadır.

5. Sonuç: Yanlış Okunan Toplumlar

Başkan Trump ve Amerikan elitlerinin hatası, dünyayı Amerikan prizmasından görmeleridir. Bir Amerikalı için devlet, hayat standartlarını koruyan bir hizmet sağlayıcıdır. Bir İranlı için ise devlet, tarih boyunca kendisini yok olmaktan kurtaran kutsal bir korugan, bir kimliktir.

İran halkı, hükümetinin hatalarının, yolsuzlukların ve baskının farkındadır; nitekim zaman zaman sokak protestoları bunun kanıtıdır. Ancak mesele “devletin varlığı” ve “dış saldırı” olduğunda, İran halkı binlerce yıllık refleksini gösterir: Bölünmek yerine birleşmek. Amerika’nın anlamakta zorlandığı şey budur; refah için kurulan bir milletin mantığı, tarih içinde, binlerce yılda oluşmuş ve birarada yaşayan bir milletin mantığını çözemez.

İran’ın direnci, sadece bir rejim direnci değil, eski dünyanın yenidünyaya, kadim medeniyetin modern sözleşmeye karşı “ben buradayım” deme biçimidir. Bu nedenle, İran’da bir değişim olacaksa bu dış baskıyla değil, yine İran’ın kendi iç dinamikleri ve bin yıllık devlet geleneğinin süzgecinden geçerek gerçekleşecektir.

Neticede, bir milleti medeniyetiyle tarihten silmek bir savaş taktiği ve politika seçeneği olamayacağı görülmüştür. İran açısından da bütün komşularını tehdit etmenin, silah zoruyla rejim ihraç etmenin ne İran ulusal çıkarlarına ne de halkının günlük refahına bir katkısının olmadığı, aksine devleti zayıflatıp halkı yoksullaştırdığı görülmüştür.

İran ve diğer ülkeler açısından şu görülmüştür: Rejimler gücünü halkına sağladığı huzur ve refahtan alırlar. İran özelinde rejimin bu huzuru ve refahı sağlamadığı görülmüştür.

İsrail bağlamında ise, İsrail’in savaşmayı bırakmasının kendi yararına olacağı ortaya çıkmıştır. İsrail, İran gibi kendisinden nüfus ve coğrafya olarak onlarca kat büyük bir ülkeyle savaşmak için çok küçüktür. İran’ın yaptığı füze bombalamasının daha yoğun olması halinde İsrail halkının önemli bir kısmı ülkeyi terk edebilir ve İsrail varlığını devam ettirmekte zorlanacaktır.

Türkiye için dersler de çıkarılabilir:

  • Otoriter yönetimlerin ülkenin dış savunmasını zayıflattığı ortaya çıkmıştır.
  • Hamasi söylemler yerine hukukun, bilimin ve teknolojinin geliştirilmesi, savunma sanayiinden daha hayatidir. Çünkü teknoloji varsa, savunma sanayii kurulur ve geliştirilir.
  • Ekonomik istikrar, güçlü bir savunma için, güçlü görünen liderlerden daha önemlidir.
  • Devletler için asıl güvenlik, dostlarını çoğaltmak ve düşmanlarını azaltmakla sağlanır.

Liberal Parti Genel Başkanı Zübeyir GÜLABİ

Bir yanıt yazın