Zübeyir GÜLABİ Yazdı: TÜRKİYE-İRAN İLİŞKİLERİ VE ÇATIŞMA İHTİMALİ
6 mins read

Zübeyir GÜLABİ Yazdı: TÜRKİYE-İRAN İLİŞKİLERİ VE ÇATIŞMA İHTİMALİ

İran’a ABD-İsrail saldırısıyla başlayan savaş, İran’ın savaşı bölgeselleştirme çabasıyla yayılma eğiliminde. İran, askeri açıdan haklı olarak ABD’nin kullandığı üslere saldırılar düzenliyor. Ancak bu saldırılar siyaseten İran’ı haklı çıkarmaya yetmeyebilir. Çünkü Azerbaycan ve Türkiye gibi üslerin fiilen kullanılmadığı ülkelere de füze ve İHA saldırıları oldu. İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan siyaseti ve diplomasiyi öne çıkarma gayreti ile komşu ülkelerden özür dileyerek, bir kamu diplomasisi başlatıyordu ki, engellendi.

Pezeşkiyan’ın savaş konusunda eyalet valilerini yetkilendiren talimatı, İran içinde bazı merkezkaç kuvvetleri harekete geçirebilir. Türkiye ve Azerbaycan’a düşen füzeler belki de bu adem-i merkezi savaş yetkilendirilmesinin sonucu olabilir. İran’dan atılan iki füze Türkiye’nin izlemeye çalışıyor göründüğü aktif tarafsızlık dilini değiştirmeye başladı. Dışişleri Bakanı İran’ı koruyan bir üslüptan uyaran bir tavra döndü; Cumhurbaşkanı da uyarıcı tonu yüksek bir dile geçti.

Hükümetin değişen dili iktidar partisine yakınlığı bilinen imamlar ve İslamcı yazarlar Şiilik hakkında (aleyhinde) yazmaya başladılar. Bu değişen dil şunu göstermektedir: İran ile bir çatışmaya girilecekse, halkı hazırlamak için geleneksel olarak Şiiliği hak mezhep görmeyen sünni anlayışın propagandası yapılarak, halk İran’a karşı doldurulacak.

Uyarmak istediğim konu tam da budur: İran’ın hatalı politikalarına, nükleer silah edinmesine karşı çıkmak en tabii hakkımızdır. Bunu yaparken mezhep ayrımını kullanmak yanlıştır. Ulusal çıkar ile mezhep taassubunu birleştirmek yıkıcı ve tamir edilmesi güç sonuçlar doğurur. Türkiye Cumhuriyeti, İran’ın bazı politikalarına karşı olduğunu açıkça beyan etmelidir. Mesela, Nükleer projeye karşı olduğumuzu açıkça bildirmeliyiz. Halkın baskı altında tutulmasına insan hak ve özgürlükleri temelinde karşı çıkmalıyız. İran’ın Şii hilali kurarark bölgesel hegemonya girişimine, Türkiye içindeki istihbarat çalışma ve cinayatelerine… Hürmüz Boğazı’nı her canı sıkıldığında kapatmasına…

İran, Anadolu’dan bile önce Türklerin ülkesi olmuş bir coğrafyadır. Halen de Türkler tarafından yönetilmektedir. Şii Türkler. Evet, İran Şah İsmail devrinden beri bir Şii Türk devletidir. Aramızdaki birlik unsurlarını ilişkilerimiz geliştirmek için kullanmalıyız.

Mevcut savaş durumu sonuçlanınca Türkiye’nin hem İran hem de bölge ülkeleri için geliştirdiği/geliştireceği projeler devreye sokulmalıdır. Mesela akim kalan NABUCCO projesi yeniden gündeme alınabilir. Üniversitelerarası ortak bilimsel çalışmalar geliştirilmelidir. İran, Türk Devletler Teşkilatı’na dahil edilmelidir.

İran, Allah tarafından verilmiş zenginlikler üzerinde yüzen bir ülke olmasına rağmen, bu zenginlikler halkı zenginleştir(e)memiş, mutluluk ve refahına katkıda bulun(a)mamıştır. Yeraltındaki ulaşılabilir zenginliğin halka ulaşmamasının sebebi kötü yönetimdir. Okulların ısıtılamadığı için kışın tatil edildiği bir ülkede yönetimin ne kadar beceriksiz olduğu görülmektedir. Aynı yönetim sanki, yakın gelecekte enerji krizi yaşayacakmış gibi nükleer enerji üretmek için 40 yıldır atom enerjisi ve ABD ile didişmektedir.

Molla Rejimi 50 yıldır ne ülkeye ne de bölgeye huzur getirmemiştir. Kelime anlamı “barış, selamet, huzur, refah” olan İslam, İran Cumhuriyetinin ismine eklendiği, rejimin İslam Cumhuriyeti olduğu iddiası olmasına rağmen, biz devrimi vinçlerde idam edilen İranlıların manzarası ile tanıdık. İran ordusunun subayları da aynı vinçlerde can verdiler. En son Mahsa Amini isimli bir genç kadın başını açmak isteyince rejim güçleri tarafından öldürüldü. Aralık 2025 başlayan gösterilerde 46 bin kişinin rejim güçleri tarafından öldürüldüğü söylenmektedir. İsrail-ABD saldırısında öldürülen dini lider Hamaney döneminde 30 bin resmi idam gerçekleştirilmiş. Netice-i kelam, İran İslam Devrimi, “ne kendi etti rahat, ne aleme verdi huzur” deyiminde olduğu gibi, huzursuz ayak sendromu gibi sürekli kontrol dışı gerilim üreten bir rejim oldu. Tabii ki her halk kendi rejimini seçebilir, ancak bu seçimi komşularına zorla ihraç etmeye kalkınca sorun bölgeselleşiyor.

İran ile olan anlaşmazlıklarımızı mezhep temeline dayamak, diplomasiyi köreltecek, secenekleri daraltacaktır. Reel sorunları rasyonel değerlendirmeye tabi tutarak çözüm aranmalıdır.

Devletin dini ve mezhebi olmaz. Çünkü halkımız içinde çeşitli etnik gruplara mensup olanların yanında, sünniliğin, aleviliğin, Şiiliğin ve Hristiyanlığın bir çok çeşidine inanan vatandaşımız vardır. dış politikada bir inanç, mezhep, ırk rakip olarak görülürse bu devleti halkının bir kısmına da düşmanca davranmaya götürecektir. Burada kötü niyetli yandaşlar kendi aç gözlülüklerini vatanseverlik/dindarlık/milliyetçilik diye sunarak vatandaşların mağduriyetine sebep olacaklardır.

Son olarak tekrar etmek istiyorum. Devletlerin uluslararası/devletlerarası ilişkilerdeki temel prensibi milli/ulusal çıkarların barışçıl yollardan elde edilmesidir. İran-Türkiye arasında son 350 yıldır süren çatışmasızlık halinin devamı en önemli milli çıkarımızdır. İran-Türkiye sınırı, sanırım dünyada 350 yıldır değişmeyen tek sınırdır. Bu da iki devletin çıkarının bu ortak zeminde olduğunu gösteriyor. İki devlet dini fanatizme düşmeden rasyonel politikalarla 350 yıllık sağlam zemin üzerinde dünyanın en mükemmel bölgesel politikalarını geliştirebilirler.

Zübeyir GÜLABİ – LP Genel Başkanı

Bir yanıt yazın