Küresel Düzenin Yeni Ekseni: Transatlantik Çatlağı ve Otonomi Arayışı
Giriş: Liberal Düzenin Sarsılan Temelleri
İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen ve “Pax Americana” olarak adlandırılan küresel düzen, on yıllar boyunca Washington merkezli bir güvenlik mimarisi ve ekonomik entegrasyon üzerine oturdu. Ancak 21. yüzyılın ilk çeyreği tamamlanırken, bu düzenin en güçlü sütunu olan Transatlantik ittifakı, tarihinin en derin yapısal krizlerinden birini yaşamaktadır. Özellikle Donald Trump döneminde kristalleşen “Önce Amerika” (America First) doktrini, Avrupa ile ABD arasındaki ilişkilerin sadece birer çıkar çatışması değil, bir “eksen kayması” olduğunu ortaya koymuştur. Avrupa liderlerinin İran gibi kritik bir jeopolitik meselede ABD’yi desteklememesi, buzdağının sadece görünen kısmıdır. Bu makale, Transatlantik ilişkilerdeki kopuşun tarihsel, diplomatik ve yapısal nedenlerini analiz ederek, küresel düzenin yeni eksenini incelenecektir.
Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” tezinde Batı, Sinik (Çin), İslam, Ortodoks, Hindu, Latin Amerika, Japon ve Afrika ayrı medeniyetler ve çatışma alanları olarak görülmüştü. Bu tezin çelişkisi de kendi içinde saklıdır. Batı derken Avrupa Birliği ve ABD’yi ortak medeniyet saymaktadır. Güney (Latin) Amerika ile Avrupa’nın köklü devlet/imparatorluk ve sömürge geçmişi olan ülkelerini hesaba katmamıştır. Latin (Güney) Amerika gibi Katolik olan İspanya ve Portekiz’in Güney Amerika’ya yapılan aşağılama ve yağmalamaya sessiz kalacakları hesaplanmıştır.
Keza, Katoliklerin Papa’sının Trump’a açıkça karşı çıkmasında da cemaatinin en büyük kısmını oluşturan Latin Amerika’yı hesaba katmadığını düşünmek ciddi bir hata olur.
1. Diplomatik Saygısızlık ve Tarihsel Hafıza: İspanya Örneği
Uluslararası ilişkilerde “danışma” ve “eşgüdüm” mekanizmaları, ittifakların can damarıdır. ABD’nin özellikle Güney Amerika üzerindeki müdahaleci politikaları, Avrupa’nın tarihsel ve kültürel bağlarını hiçe sayan bir üslupla yürütülmüştür. İspanya’nın eski sömürgeleri olan ve bugün devasa bir “Hispanik” blok oluşturan Güney Amerika ülkeleri, İspanya için sadece ticari ortaklar değil, aynı zamanda kültürel bir etki alanıdır.
ABD’nin bu bölgeyi tehdit ederken veya askeri/ekonomik yaptırımlar uygularken Madrid’e danışmaması, Avrupa nezdinde “tek taraflılık” (unilateralism) olarak kodlanmıştır. Bu durum, Avrupa devletlerinin kendi arka bahçelerindeki diplomatik ağırlıklarının Washington tarafından yok sayıldığı hissini pekiştirmiştir.
İspanya başbakanının Trump’a en çok karşı çıkan ve söylemleri en sert Avrupalı lider olmasını bu kültürel ve ticari ilişkiler bağlamında okumakta yarar var.
Aynı şekilde Papa’nın tepkisini de Katolik Güney Amerika ve Katolik Avrupa (İtalya, Fransa, İspanya) temelinde değerlendirmek gerekir.
2. Sembollerin ve Egemenliğin İhlali: Kanada ve Grönland
Trump yönetiminin müttefiklerine yönelik yaklaşımı, Westphalia düzeninin temel taşı olan “egemen eşitlik” ilkesini sık sık ihlal etmiştir. Kanada gibi bir G7 ortağının ticaret savaşları üzerinden tehdit edilmesi, sembolik anlamda çok daha derin bir yarılmaya yol açmıştır. Unutulmamalıdır ki, Kanada devlet başkanı hala sembolik olarak İngiliz Monarkıdır. Kanada’ya yönelik bir saldırganlık, Commonwealth (İngiliz Milletler Topluluğu) ruhuna yönelik bir saldırı olarak algılanmıştır.
Benzer şekilde, Danimarka’ya ait olan Grönland’ın bir “emlak alışverişi” konusuymuş gibi satın alınmak istenmesi ve bu süreçte stratejik ortak İngiltere’nin görüşünün dahi alınmaması, Avrupa başkentlerinde büyük bir şok dalgası yaratmıştır. Bu olay, ABD’nin artık müttefiklerini birer “ortak” değil, “satın alınabilir veya zorlanabilir birer varlık” olarak gördüğünün en somut kanıtı olarak tarihe geçmiştir. Danimarka Krallığı tarihsel olarak İngiltere garantörlüğündedir.
3. Aşağılanma ve “Eşitler Arası İlişki” İllüzyonunun Sonu
Uluslararası hukuk ve diplomatik teamüller, kağıt üzerinde devletlerin eşitliğini öngörür. Ancak Trump, ABD’nin ekonomik ve askeri üstünlüğünü, müttefiklerini aşağılamak için bir araç olarak kullanmıştır. AB ve İngiltere gibi köklü müttefiklerin ticaret kotaları, NATO ödemeleri ve iklim anlaşmaları üzerinden kamuoyu önünde azarlanması, Avrupa siyasetinde “stratejik özerklik” (strategic autonomy) kavramını bir lüksten ziyade bir zorunluluğa dönüştürmüştür.
Amerikan üstünlüğü (American Supremacy) üzerine kurulu bu yeni dış politika anlayışı, rızaya dayalı liderlikten, kaba güce dayalı tahakküme geçişi temsil etmektedir. Bu durum, Avrupa elitlerinde “ABD artık güvenilir bir güvenlik sağlayıcısı değildir” kanaatini doğurmuştur.
4. İngiltere’nin “Uydu Devlet” Olmayı Reddi
Brexit sonrası İngiltere’nin (Global Britain) vizyonu, sanılanın aksine sadece ABD’ye eklemlenmek değildir. İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) bünyesindeki 56 ülke üzerindeki etkisi ve küresel finans ağındaki yeri, Londra’nın Washington’un bir “uydusu” gibi hareket etmesini imkansız kılmaktadır. İngiltere, kendi imparatorluk mirasından gelen diplomatik birikimiyle, ABD’nin her macerasına (özellikle İran konusunda) sorgusuz sualsiz destek vermenin, kendi küresel itibarını bitireceğini fark etmiştir.
5. AB’nin Yumuşak Gücü (Soft Power) ve Gelecek Vizyonu
Avrupa Birliği, diplomatik gelenek açısından ABD’den çok daha köklü ve sofistike bir mirasa sahiptir. ABD dış politikasının “hızlı ve sert” müdahale yöntemine karşın, AB; ekonomik yardımlar, ticari anlaşmalar ve çok taraflı diplomasiyi içeren “yumuşak güç” unsurlarını kullanmada daha mahirdir.
AB’nin Savunma ve Diplomasi Potansiyeli:
- Ekonomik Güç: AB, bir bütün olarak ele alındığında dünyanın en büyük ekonomik bloklarından biridir ve kendi savunma sanayisini (PESCO gibi projelerle) bağımsızlaştırma kapasitesine sahiptir.
- Stratejik Sabır: İran Nükleer Anlaşması (JCPOA) örneğinde olduğu gibi, AB krizleri askeri çatışma yerine masada çözme geleneğini sürdürmek istemektedir.
- Otonomi: Avrupa, önümüzdeki on yıl içinde kendi ordusunu ve güvenlik doktrinini kurma yolunda ilerlemektedir.
Sonuç: Çok Kutupluluğun Şafağında Yeni Ekseni Okumak
Avrupa liderlerinin İran saldırısı gibi meselelerde ABD’nin yanında durmaması, sadece bir politika farklılığı değil, küresel düzenin eksen değiştirdiğinin ilanıdır. Artık dünya, Washington’dan gelen emirlerin başkentlerde yankılandığı bir yer değildir.
Yeni eksen;
- Güç Dengesi: Askeri güçten ziyade ekonomik ve teknolojik üstünlüğün belirleyici olduğu,
- Çok Taraflılık: Devletlerin tek bir merkeze değil, bölgesel bloklara (AB, Commonwealth vb.) yaslandığı,
- Diplomatik Onur: Devletler arası ilişkilerde “saygı” ve “danışma” mekanizmalarının yeniden önem kazandığı bir yapıdır.
Trump’ın temsil ettiği “Amerikan Üstünlüğü” vizyonu, paradoksal bir şekilde müttefiklerini ondan uzaklaştırmış ve Avrupa’yı kendi ayakları üzerinde durmaya zorlamıştır. Küresel düzenin yeni ekseni, artık Atlantik’in iki yakasının birleştiği noktada değil, her bir yakanın kendi stratejik çıkarlarını ve değerlerini koruduğu daha karmaşık, çok merkezli bir düzlemde kurulmaktadır. Avrupa, ABD’ye rağmen ve ABD olmaksızın küresel bir aktör olma yolunda geri dönülemez bir yola girmiştir.
Liberal Parti Genel Başkanı Zübeyir Gülabi
